Küçüklüğümde yaşadığım bir mahalle, çocukluğumun geçtiği yer, kendine has birçok şeyle doluydu. Bana hayatı öğreten pek çok şeyle. Delisi bile kendine hastı oranın. Mesela Deli Ramazan vardı; ona öyle seslenirlerdi, fakat ben onun deli olduğundan hep şüphe etmişimdir. Peki ya nedendi benim şüphem?
O, mahalleye geldiğinde bütün çocuklar toplanırdı ve bir bekleyiş sarardı etrafı. Bu sessiz bekleyişe baktığınızda, kaosun kokusunu öngörebilirdiniz. Ben de o kaosun kokusuna bağımlı gibiydim. Bana, kendimce gerçeği gösteren bir ilaç gibi gelirdi. İner, bir köşeye oturur ve gözlerimi ona dikerdim.
Deli Ramazan mahalleye her geldiğinde önce bakkala gider ve daha önce bilinmeyen bir vakitte anlaşmışlar gibi, hiçbir şey belirtmeden alırdı emanetini. İşte o zaman oyun başlardı. Bir gün Deli Ramazan’ı, bakkalda emanetlerini alırken gördüm. İlk eline aldığında çocukça bir sayış yapar, sonra ermiş bir insan edasıyla gülümserdi. O gülümseyiş, sizi, her şeyinizi kaybettiğiniz bir gecede, hayatı ve süregelen tüm olayları şüpheyle sorguladığınız bir zamana itebilirdi.
Bakkal amcadan aldığı emanetlere halk arasında "bozuk para" denirdi; irili ufaklı demir paralar. Neden "bozuk para" dendiğini bilmiyoruz, fakat "demir para" demekten çok daha havalı olduğu kesin. Halk işte, kendine özgü eksikliklerini, kendine özgü havalı ifadeleriyle tamamlıyor. Eminim ki Deli Ramazan, bu bozuk paraları kimsenin sevmediği bir şekilde severdi. Onun için bir fazlalıktı; cebinde ağırlık yapan, yürümesini güçleştiren, hislerini yok eden bir yük. O sallana sallana, kamburca yere bakarak yürümeyi severdi; etrafla yorulmazdı. Ben onun yürüyüşüne baktıkça, hayatın onu sertçe yoğurduğunu hisseder, içerlerdim.
Deli Ramazan, bu bozuk paraları avucunda hissettikten sonra sokağa çıkar, hayatın olduğu yere yönelirdi. Çocuklar bir anda etrafını geniş bir çember çizerek sararlardı, kurtlar gibi. Sonra Deli Ramazan, çok sevdiğim o ses efektiyle “piuuuuuvvvv” diyerek bir bozuk para fırlatırdı. Çocuklar, birbirlerini ezerek, çiğneyerek, böğürerek, ölüm kalım savaşı verircesine o parayı kapmaya çalışırlardı. Ardından Deli Ramazan, tam ters yönde bir bozuk para daha fırlatırdı. Bu şenlik, elindeki bozuk paralar bitene kadar tekrar ederdi. Çocukları izler, yüzünde garip bir ifadeyle gülerdi. Sanki olacağından hep emin olduğu şey sürekli olarak yeniden kendini gösterdiği için “yihuuuuuu!” diye bir feryatla doğruluğunu kanıtladığı kuramını kutlardı.
Çocuklar arasında muazzam bir kaos görseli oluşurdu. En yakın arkadaş dediğiniz iki insanı bile tanıyamazdınız; hatta kendi çocuğunuzu gördüğünüzde ona kızacak gibi olurdunuz bir anda. Ufacık bir para uğruna yaptıkları… Ancak çocukların aslında yaptığı tek şey, ailelerinin onlara sinsice bir dayatma gibi öğrettikleri değerleriydi. Kendi doğrularını kesin ve değişmez doğrularmış gibi yutturdukları çocuklarının bir kutlamasıydı o sahne. Peki ya o doğrular, gerçekten onların doğruları mıydı? Çocukların böğürüşlerini dikkatle dinlerseniz şunu duyabilirdiniz: “Anne! Baba! Bakın, bakın, sizi ve bize ince ince işlediğiniz doğrularınızı nasıl da sizden daha net, daha çıplak ve çarpıcı şekilde sergiliyoruz.”
Her bozuk para fırlatıldığında tekrar eden bu kaos, Deli Ramazan’ın yüzüne kahkahalarla dolu bir düşünce yansıtırdı. Bazen kavgalar çıkardı bu uğurda. Ramazan’ın bakışları birden değişir, sanki tiksinir gibi olurdu; ama bundan asla emin olamazdım. Çocuklar birbirlerini pataklar, kimin kime vurduğu belli olmaz, herkes önüne geleni itip kakarak o paraya ulaşmaya çalışırdı. Adeta anne ve babalarının istediği çocuk olmak için birbirlerini onaylarlardı, bir sürü hayvanını tasdik edercesine.
Biraz daha akıllı olduğunu düşünen çocuklar, ilk paranın peşinden koşmazdı. İkinci paranın yönünü kestirip ona doğru yönelir ve daha az çabayla, belki de, paralarını kaparlardı. "BENİM!" dedikleri paralarını… Onlara dikkat kesildiğimde, evrimin başlangıcını tasavvur ederdim, kendimce.
Deli Ramazan başka mahallelerde de bunu yapar mıydı, bilinmez; ama bu bir deney gibiydi sanki. Sanki ürettiği ya da fark ettiği bir şeyi kanıtlamak çabasıyla her gün sokağa çıkar, başka bir konumda, başka bir bakkaldan aldığı bozuk paraların ağırlığıyla, başkalaşmış çocukların oyun oynadıkları harabelerin arasında, deneyi adına vergi toplamak için giderdi. Çünkü giderken cepleri hep boş olurdu. Acaba hep mi boş olurdu?
İşin garip yanı, bakkal Hüseyin Amca da paraları verdikten sonra bakkalının önünden bu olayları izlerdi, sanki Ramazan’ın şahidiydi. Onun yüzünde hiçbir zaman bir gülümseme ya da tebessüm göremedim. Daha çok durgun, trajik bir duruma üzülür gibi, yanakları ve dudakları yüzünden aşağıya çökmüş bir şekilde dururdu. Sanki içten içe ağlayan, soğukkanlı birisini görürdüm ona bakınca. Bir gün, bakkal Hüseyin Amca’nın oğlunu da seçebildim o kaosun sisli perdesinin ardından. Belki, dedim, belki de Hüseyin Amca iddiasını kaybetti.
Bütün bu hadiseler, iki camın açık kaldığı bir dört duvar arasında, havanın cereyan ettiği gibi bir çırpıda var ve yok olurken, ben çöreklendiğim, beni hasta eden o mermer ve köşe bir merdivenden, tek bir soruyla baş başa kalırdım. O soru, zamanla, toplumumda beni daha da yalnız bırakmaya mahkûm edecekti:
KİM DELİ? Ramazan mı, yoksa ona deli diyenler mi?

