Zaman ekseninin akışında, doğum ve ölüm sınırlarıyla çizilmiş bir düzlemde yer alıyoruz. Karbon atomlarından oluşan bedenlerimizle, "hayat" adını verdiğimiz bu gerçeklikte var oluyoruz. Kimi zaman ortak, kimi zaman da farklı tecrübelerin etkisiyle, bu düzlemde belli bir doğrultuda "yaşıyoruz".
Yaşadıklarımız, duygusal ve bilişsel açıdan bizi geliştirirken, aynı zamanda yaşam boyu izler bırakan yaralara da sebep oluyor. Özellikle 0-6 yaş aralığında yaşanan ve kabuk bağlaması ihmal edilen psikoseksüel travmalar, davranışlarımızı ömür boyu etkileyecek bir güce sahip [1]. Bu travmaların gölgesinde, gemi gibi yaşamlarımızda savrularak, anlık isteklere ve arzulara dayalı fevri davranışlara sürükleniyoruz. Bu da, zaten yıpranmış gemilerimizde dümeni kaybetmemize ve daha büyük darbelere maruz kalmamıza yol açıyor.

Okyanus, zaten yaşam eksenimizde korkularımızın dibi ve dalgalarının her kırbacında gizem ve tehlike saklıyor. Cthulhu* bile, bu engin mavi dehşetin yanında tatlı bir kalamar gibi kalıyor. Açık denizde yol alırken, modern çağın büyük gemisi olan insanlık, birçok fırtınayla karşılaşıyor. Sosyal medyanın sinsi akıntılarıyla çevrili, ekonomik dalgaların çalkantılı sularında yüzen bu gemi, toplumun kabullenmiş olduğu olumsuzlukların etkisi altında ilerliyor. Gemi güvertesindeki insanlar, kendilerini çevreleyen bu dalgaların farkına varmadan, birbirlerini kolayca harcıyorlar [2]. Dürtüsel tüketim alışkanlıkları, denizin tuzlu suları gibi, insanların içini kurutuyor ve kontrolsüz bir şekilde akıyor. Seks, uyuşturucu, alkol gibi suni hazlar yani bağımlılıklar, geminin güvenlik kordonunu zayıflatıyor, gemi mürettebatını adeta birer yabancıya dönüştürüyor [3]. Her dalga, bir bağımlılıkla birlikte gelirken, dürtülerin esiri olmuş insanlar geminin rotasını belirsizleştiriyor. Denizin derinliklerinde kaybolmuş, kılavuzsuz bir seyahatte, karanlık suların cazibesine kapılmış durumdalar. Ancak, tüm bu olumsuzluklar arasında, ufukta bir umut ışığı beliriyor. İnsanlık gemisi, sağlam bir “irade” pusulasını elinde tuttuğu müddetçe yeniden rotasını bulabilir. Toplum, denizin dalgalı sularında kaybolmaktan ziyade, açık denizin sunduğu sonsuz olanakları keşfedebilir. İnsanlar, geminin mürettebatı olarak, birlikte çalışarak ve dayanışma içinde yol alabilirler. Ama bu yolculuk, kolay olmayacak. Fırtınalı denizlerde seyretmek, cesaret, kararlılık ve özdenetim gerektirir. Ancak, eğer insanlık bu zorlu denizlerde ayakta kalmayı başarabilirse, o zaman gerçek bir zafer kazanabilir. Açık denizlerin özgürlüğü ve sonsuzluğu, insanlığın elindedir. Peki, her geçen gün daha da tehlikeli hale gelen bu denizde biz ne yapmalıyız?
Öncelikle okyanusun engin genişliği ve uzunluğuna bakacak olursak bu uçsuz bucaksız denizleri keşfetmeden önce kendi gemimize bakmamız ve keşfetmemiz daha gerçekçi ve faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Elimden geldiğince objektif bir şekilde kendi gemime Argos* gözünden bakacak olursam şöyle modelleyebiliriz;

Gemimin omurga kısmı sevginin sıcak kucağında oluşturuldu. Ailemin kalbinde korunaklı bir yuva buldum. Anneannem, dedelerim, babaannelerim, annem, babam ve özellikle kız kardeşim bu omurga için yadsınamaz bir temele sahipleri. Ama bu sevginin yanında, bir gölge gibi hep kontrol ve başarı beklentisi de vardı. Onlar bunu hissettirmese de yaşadığım realitede veya çocukluktan günümüze başarı ve gelecek mükafatıyla hep hedeflendirirdim. Hayatın gerçek duygusal yüzünü, bu gölgenin ardına saklanmış gibi göremedim. Küçük bir çocukken, öz babamın yokluğu bende kimlik karmaşası yarattı, kim olduğumu sorguladım. Yıllar sonra belki de ikinci bir şansla, babamla yeniden bir araya geldiğimizde, bu karmaşa yerini kabullenişe bıraktı. Çocukken bu ne kadar garip ve eksik bir dengesizlikle gelişse de şimdi sevgi ve paylaşımın dengesini orta yaşlarımda kurdum.

Güvertem engin bir okyanus gibiydi benim için. Her biri farklı bir ağaçtan oyulmuş gemi gibiydi dostlarım. Her birinin taşıdığı güzellikler, farklı hikayeler ve birikimler, beni büyüledi. Fikirleri, düşünceleri, kendime katmak istediklerimle ayrı bir heyecan duyuyordum. İnsanları tanıma konusunda asla geri adım atmadım. Eksiklerini, yanlışlarını veya bazen bana zarar verseler bile onları olduğu gibi kabul ettim hep. Güvertemde her biri için bir yer vardı. Fakat zamanla fark ettim ki, bu zararlar ve yanlışlar, güvertemi çürütüyormuş. Güven duygusu, okyanus dalgalarının aşındırmasıyla zayıflıyordu. Bunu göremedim zamanında. Gördüğümde ise, güvertem artık eskisi gibi sağlam değildi. Hatta kimi yerler göçük içindeydi. Parçalarını değiştirip onarmak istesem de, bazı yaralar iyileşmiyordu. Artık dostluk denizi bana eskisi kadar güvenli gelmiyordu. Güvertemdeki çatlaklar, kalbime de yansımıştı.

Omurgam ve güvertemin sağlamlığıyla açıldığım okyanuslarda, her seferinde yeni bir umut filizlendi kalbimde. Karşılaştığım her gemiyle birlik ve beraberlik kurabileceğime dair inancım tamdı. Fakat dalgalar her defasında umutlarımı yıktı, bana gülleler gibi kelimeler savrulurdu. Her gemiyi kendim gibi gördüm, onların da aynı samimiyeti ve açık yürekliliği taşıdığına inandım. Fakat yanılmışım. Her geminin kendine ait bir hikayesi, bir fırtınası varmış. Benim masumiyetim ve saflığım, onların dalgalarında boğuldu. Bu bağlamda, ben de bir yardım gemisi gibiydim. Yardıma ihtiyacı olanlara liman olmak, yaralarını sarmak istiyordum. Ama her seferinde kendi yaralarım derinleşiyordu. Kuzeybatıdan yaklaştığımda, yardımsever bir gemi gibi görünsem de, diğer gemiler beni düşman olarak algılayabiliyordu. Savaşların en şiddetli atışları hep başa isabet etti. En çok yara alan, en çok onarım gerektiren de bu bölgeydi. Tamir için harcadığım zaman, güç ve emek de cabasıydı. Yıllar süren onarımdan sonra, geminin başı yeniden yükseldi. Bu yükseliş sadece fiziksel bir onarımdan ibaret değildi, aynı zamanda bir uyanışı da simgeliyordu. Artık, sevginin sadece korumak ve yönlendirmek olmadığını biliyordum. Sevgi, özgür bırakmak ve anlamaktı. Sevgi, hataları affetmek ve kabullenmekti. Sevgi, ruhumuzun derinliklerinde yankılanan bir melodiydi. Yaralı başım, artık sevginin gücüyle yenilenmişti. Bu güçle, okyanuslara yeniden açılacaktım. Bu sefer, her dalgayı bir dostluk ve sevgi fırsatı olarak görecektim. Artık, geminin başı sadece bir yön gösterici değil, aynı zamanda bir sevgi feneri de olacaktı. Bu fenerin ışığıyla, kaybolmuş ruhlara yol gösterecek, onları sevginin güvenli limanına taşıyacaktım. Artık, okyanusun dalgaları gibi hırçın değilim, sakin bir liman gibiyim. Sevginin ışığıyla yolumu aydınlatıyor, ruhumdaki dengeyi koruyorum.

Dünyayı sevgi, mutluluk ve güzelliklerle donatmaya çalışsam da, ruhumun derinliklerinde, geminin kıç kısmında saklı duran karanlık bir dünya vardı. Bu dünyada, en çirkin duygularım ve en zayıf yönlerim demir atmıştı. Pasif ve tutunma davranışlarım, bir sarmaşık gibi ruhuma dolanıyordu. Sevdiğim limanlar tarafından terk edilme korkusu, bir canavarca beni esir almıştı. Mükemmel olma arzum, bir pusula gibi beni yönlendiriyordu. Kusursuzluğun imkansızlığına rağmen, her adımımda mükemmeliyetçilik bayrağını taşıyordum. Kontrol ve düzen tutkusu, ruhumun kıç kısmında bir dümen gibiydi. Bu dümen, beni kendi yarattığım esaretten kurtarmaya yetmiyordu. Bireysel olarak bir şeyler yapmaktan çekiniyordum. Hayır demeyi beceremiyordum. Kendi sınırlarımı oluşturamıyor, kendimi korumayı bilmiyordum. Öfkemi, üzüntümü ve tüm olumsuz duygularımı yutkunarak içimde biriktiriyordum. Bu duygular, birer pas yükü gibi geminin kıç kısmını ağırlaştırıyordu. Kırılgan bir özgüvenle yaşıyordum. Her adımda tökezleyecekmiş gibi hissediyordum. Paranoya kurduğum labirentlerde kendimi kaybediyordum. Kıç kısmında saklı duran bu karanlık dünya, geminin rotasını bozuyordu. Beni limana ulaşmaktan alıkoyuyordu. Fakat bir gün, bu karanlığın farkına vardım. Geminin kıç kısmına ışık tutmaya karar verdim. Bu ışığın rehberliğinde, ruhumun derinliklerinde saklı olan bu karanlık dünyayı keşfetmeye başladım. Yavaş yavaş, zayıflıklarımı ve korkularımı kabul etmeyi öğrendim. Kendimi affetmeyi ve sevmeyi öğrendim. Bu yolculuk kolay değildi. Birçok fırtınayla boğuştum, birçok dalgayı aştım. Fakat pes etmedim. Artık, geminin kıç kısmı da karanlığın değil, aydınlığın bir parçası haline gelmeye başladı. Özgüvenim arttı, paranoyam azaldı. Hayır demeyi ve sınırlar koymayı öğreniyorum. Kıç kısmı hala orada, ama artık beni esir almıyor. Artık geminin rotasını yönlendirmede bir engel değil, bir güç kaynağı.

Okyanus, tıpkı ruhum gibi, gizemlerle dolu bir yerdi. Her dalganın altında yeni bir dünya yatıyor gibiydi. Bu enginlikte kaybolmak, kendimi bulmak istiyordum. Belki de okyanusun derinliklerinde, kendimin ve evrenin gizemlerini çözecek anahtar yatıyordu. Dalgalar ruhumun kıyılarında coşkuyla yükseliyor, bilinmeyene doğru uzanıyordu.
İç dünyamın engin denizinde, açık denizlerin gerçekleri ile birlikte alargada bekliyordum.
*Argos Panoptis, yüz gözüyle her şeyi gören dev bir canavardır. Bu sıfat, onu olağanüstü bir gözetmen yapan keskin gözlem yeteneğini ve daimi tetikte olma halini vurgular.
*Cthulhu, Amerikalı korku yazarı H.P. Lovecraft tarafından yaratılan Cthulhu Mitosu'ndaki önemli varlıklar olan Yüce Eskiler'den (Great Old Ones) biridir. Bu varlıklar, insan aklının kavrayamayacağı kadar devasa boyutlara ve korkunç görünümlere sahiptir.
[1] H. Deutsch, “Psikoseksüel gelişim evreleri,” Ank. Univ. Egit. Bilim. Fak. Derg., pp. 001–013, 1986.
[2] İ. Dadandı and A. Kalyon, “Impulsivity and problematic smartphone use: mediating role of self-handicapping,” Behav. Inf. Technol., pp. 1–17, 2024.
[3] A. Landry, S. Couture, C. Laurier, and S. Monette, “Traumatic experiences and high-risk behaviors among runaway youth in residential care centers: The influence of sensation seeking and impulsivity,” J. Aggress. Maltreat. Trauma, pp. 1–23, 2024.

